Sıradaki içerik:

HİNDİSTAN’IN CAATSA MUAFİYETİNİ ABD’NİN ASYA-PASİFİK POLİTİKASI BAĞLAMINDA OKUMAK

e
sv

ULUSLARARASI SİSTEMDE ÇİN İLE BATI ARASINDAKİ REKABET VE TÜRKİYE’NİN SEÇENEKLERİ

573 okunma — 22 Ağustos 2022 17:33
avatar

admin

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

ULUSLARARASI SİSTEMDE ÇİN İLE BATI ARASINDAKİ REKABET VE TÜRKİYE’NİN SEÇENEKLERİ 

 

Hüseyin YELTİN 

Anadolu Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, Doktorant 

 

Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından var olan iki kutuplu sistem yerini Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) tek hegemon güç olarak ortaya çıktığı bir zafere bırakmıştır. Uluslararası sistemdeki tüm dengelerin bozulmaya başladığı, yeni ülkelerin sisteme dahil olmaya çalıştığı, çatışmaların ve terör eylemlerinin artış gösterdiği ama aynı zamanda bölgesel işbirliği örgütlerinin de kurulmaya başlandığı dünyamızda gevşek çok kutuplu bir sisteme doğru evrilme yaşanmaktadır. Hal böyle olunca da başta ABD ve Avrupa Birliği (AB) olmak üzere, Çin, Rusya, Japonya, Hindistan, Pakistan, Brezilya gibi birçok ülke uluslararası sistemde güçlü bir biçimde yer almaya aday olmuştur. Özellikle bu noktada Çin’in uluslararası sistemde tek hegemon güç olduğu düşünülen ABD’nin karşısına büyük bir rakip olarak çıktığı görülmektedir.

AB üyesi ülkelerde – ki  bunlar arasında Fransa ve Almanya başı çekmekte – ABD hegemonyasının, Batı kavramının ve Batılı değerlerin tartışılması gerektiğine inanların da bir hayli çok olduğunu söylemek mümkündür. AB ülkeleri Batılı kimlik ve değerlerle Çin gibi yükselen bir ülke karşısında nasıl konumlanması gerektiği noktada hala bir belirsizlik yaşamaktadır.

Dahası AB ülkeleri, güvenlik örgütü olarak üyesi oldukları Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) varlığından tutun, Batılı değerlerin hakimiyetine kadar birçok konuda evrim geçirilmesi gerektiği inancına sahiptir. Bu da uzunca bir zamandır ABD ile AB arasındaki derinleşen politik ayrılığın yani “transatlantik çatlağın” varlığına işaret etmektedir. Özellikle AB ülkelerinin Çin ile rekabet noktasında ABD ile aynı safta olmamayı planladığı düşünülebilir. ABD’nin Çin’e karşı yaklaşımının – özellikle Trump dönemi – daha çatışmacı bir döneme götürülmesinden duyulan endişe, AB’nin Çin’e bakışı noktasında farklılıkları da beraberinde getirmektedir.

ABD’nin Çin’e karşı Batılı müttefiklerini ikna etme girişimleri, Çin’in çevrelenmesi için NATO’nun gündeme getirilme çabaları, Çin’in Kuşak ve Yol girişimleriyle artan siyasi ve ekonomik nüfuzunun artış göstermesi, 5G teknolojisindeki üstün başarısı gibi konular ABD’nin ve Batılı ülkelerin Çin ile rekabet alanları olarak göze çarpmaktadır.

ABD ile Çin arasındaki rekabet siyasi, ekonomik, teknolojik ve askeri alanlarda olsa bile bunun sıcak çatışmaya dönüşebilme ihtimali zayıf gözükmektedir. Çünkü bilindiği üzere ABD ile Çin arasındaki ekonomik ilişkiler birbirlerinin ticaret hacmini etkileyecek kadar da büyük. Bu yüzden de küresel bir nüfuz arayışının sıcak çatışmaya dönmeden devam edeceğine söylemek mümkündür.

İttifakların Hareket Alanları ve Türkiye için Seçenekler/Fırsatlar

Batılı blok olarak ifade ettiğimiz ABD ve AB, Çin ile rekabet noktasında bazı girişimler yürütmektedir. Özellikle bu noktada AB ile ABD arasındaki görüş farklılıkları Batılı blok arasında da ayrı başka blokları doğuran ve hareket alanını genişleten bir politikaya dönüşebilmektedir. Dolayısıyla AB’nin Çin’e karşı rekabet anlayışında ABD gibi düşünmemesi, ABD’nin Çin’e karşı farklı ortaklar bulması konusunda itici bir rol oynamaktadır. Nitekim yakın zamanda Avustralya, İngiltere ve ABD arasında anlaşmaya varılan AUKUS buna örnek olarak gösterilebilir. Hatta QUAD da bu noktada iyi bir örnek olacaktır. ABD’nin Soğuk Savaş mantığı ile yaklaşarak Çin’i çevrelemeye çalıştığı görülmektedir. Bunun için de bölge ülkeleri ve daimi müttefiki olarak değerlendirdiğimiz İngiltere’nin de yanında bulunduğu görülmektedir.

Batı ile Çin arasında devam eden rekabetin gelişmekte olan ülkelere de mutlak surette fırsatlar doğuracağı bir gerçektir. Özellikle tek yönlü bir politikadan ziyade çok yönlü ve pragmatik bir dış politika izleyen ülkelerin bu noktada kazanç sağlaması muhtemeldir. Gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan Türkiye, kurucu ideolojisinden dolayı çok uzun seneler Batı Bloku ile birlikte hareket etmiş ve ağırlıklı olarak da bloka sadık bir ülke olarak kalmıştır. Özellikle son on yıldır dış politikada gerçekleşen atılımlar Türkiye’nin hem dini hem siyasi hem de kültürel bağları olan coğrafyalara yönelmesi; ABD’ye karşı konjonktür gereği Rusya ile yakınlaşılan çok yönlü dış politika varlık göstermektedir. Dahası Çin ile ilk olarak 1971’de resmi olarak ilişkilere başlayan Türkiye, son on yıldır Çin’e karşı da bir yaklaşım içerisindedir.

Türkiye’nin Çin ile ilişkilerini geliştirmeye başlaması ekonomik olarak etkisini göstermeye başlamış ve Türkiye’nin Çin’e yönelik hayvancılık ve tarım ürünleri noktasında ihracatı artmıştır. Ayrıca son dönemde Türkiye’ye gelen Çinli turist sayısında da ciddi bir artış görülmüştür. Bununla birlikte son dönemde tarihi İpek Yol kapsamında ulaşım projelerinin gerçekleştirildiği ve bunun artarak da devam ettiği görülmektedir. Dolayısıyla hem Batılı ülkelerle hem de Çin ile ilişkileri iyi tutmak ve geliştirmek Türkiye’ye uluslararası alanda artı bir değer kazandıracaktır. Çünkü rekabetin olduğu ortamlarda taraflar arasında iyi bir ilişki kurmaya çalışan ülkeler, elini güçlendirecek kozlara sahip olabilmektedir. Nitekim Türkiye de bu konuda örnek ülkelerden biri olabilir.

Değerlendirme

Türkiye’nin Çin ve Batı ülkeleri arasındaki rekabette dengeli bir politika yürütmesi birçok noktada Türkiye’ye kazanç sağlayabilir. Türkiye özellikle uluslararası politikada birçok problemli konuyla muhatap olmak durumunda kalmaktadır. Bu problemli konularda iki tarafın da görüş farklılıklarını tespit ederek, kendi politikasına uygun olanla dönemsel olarak işbirliğine gidebilir. Yahut Türkiye, en son Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini aldığı örneği göz önünde bulundurarak hareket edildiğinde ABD’ye karşı Rusya kozunu, Rusya’ya karşı da ABD kozunu zaman zaman kullanabilmektedir.

Dolayısıyla Türkiye için tüm riskler ve potansiyel avantajlar göz önüne alındığında; Türkiye’nin aslında oyuna dahil olan değil, oyunu kurabilecek yeteneğe sahip olan bir denge siyaseti yürütmesi daha makul gözükmektedir. Günümüz dünyasında Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından gevşek çok kutuplu bir uluslararası sisteme evirildiği ve buna evirilirken de bazı güçlerin ön plana çıktığı görülmektedir. Türkiye’nin bu çerçeveden bakılınca denge siyaseti sergilemesi makul gözükmektedir. Böylelikle Türkiye, her taraftan da istediğini alabilecek, alamadığı noktalarda da elindeki kozu karşı taraf için rahatlıkla kullanabilecek bir yetkinliğe sahip olacaktır.

  • Site İçi Yorumlar

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.